Korku Yaşama Karşıdır, Ölüme Yaklaştırır

Çiğdem Özbek

“Sevgide korku yoktur. Tersine, yetkin sevgi korkuyu siler atar. Çünkü korku işkencedir (Korku, cezalandırılma düşüncesinden doğar). Korkan kişi sevgide yetkin kılınmamıştır.”

— 1. Yuhanna 4:18

Bu ayetlere baktığımda, yetkin sevgi sözcüklerinin baş harflerinin büyük yazılmadığına şaşıyorum. Yetkin sevgi üzerine düşündüğümde doğrudan Tanrı’yı anlamamam olanaksız çünkü. Bir şey, ancak kendisiyse yeterince yetkin olur. Böylece “Tanrı sevgidir” ayetinden yola çıkarak bu ayeti şöyle de okuyabiliriz: Tanrı korkuyu siler atar.

Yetkin sevgiyle büyümemiş olan bizler korkuyla çok erken yaşlarda tanışıyoruz. Var olmaya, kendimizi ve çevremizi tanımaya başladığımız o ilk ve en yalın yaşadığımız yıllarda, bize karşı yapılan sevgisiz her eylem, sevgiyle sarmalanmamış her bir azar, ya da ihtiyacımız olduğunda bir türlü bulamadığımız her sevgi eylemi, bizi korkuyla tanıştırır. Elbette korkumuzun kökleri ve yaralarımız hakkında yazılacak bir çok şey vardır ve bunlar bambaşka bir yazının konusu olabilir. Ancak, Tanrı sevgiyse, Şeytan da korkudur. Yetkin sevgi, korkuyu siler atar. Tanrı Oğlu İsa Mesih, çarmıhta Şeytan’ı ve Korkuyu yenmiştir.  

Bana öyle geliyor ki bütün korkularımızın temelinde yatan yaşama, var olma korkusudur. Bizler çoğu kez yaşamaktan korkarız çünkü yaşamak demek, gözle görülmek, fark edilmek, eylemde bulunmak, sonuçlarıyla karşılaşmak, beğenilmek ya da beğenilmemek, başarılı ya da başarısız olmak, demektir. Kimimiz bunu göze almaktan ölesiye korkar. Nice potansiyeli olan insanlara bakarsınız, boş boş oturmaktalar. Ne yetenekli insanlar vardır, sadece korktukları için yeteneklerini ortaya seremezler, ne kendileri ne de diğer insanlar onların yetenekleri-nin ortaya koyacağı güzelliklerden faydalanabilir. Akıllara durgunluk verecek derecede güzel, anlamlı ve dünyayı değiştirebilecek hayalleri olan insanlar vardır. Bunları gerçekleştirmek için hiçbir zaman harekete geçmediklerinden bir gün hayalleri de ölür.

Yaşamak, bir yer kaplamak, verimli olmak demektir. Bunun bedeli vardır. Korkular bizi Yaşam’dan ayırır, Ölüm’e yaklaştırır.

Var olmayı hiç birimiz seçmedik. Eskiden, üniversite yıllarımda bunu söylerken boşluktan gelip boşluğa gitmekte olduğumu sandığımdan bu ifadeyle birlikte derin bir hüzün de taşırdım. Sanki sonsuz bir ait olmama duygusu. Derin bir yalnızlık ve başa çıkmak için kuvvetli bir  “ben” tutkusu. Amaçsızlığa teslim edilmiş dünyanın son derece farkında olan biriydim. Sanırım yaşamını Mesih aracılığıyla Tanrı’nın varlığına teslim ettiğimden bu yana hiç aynı kelimelerle düşünmemiştim. Evet var olmayı hiç birimiz seçmedik, hatta var olmamızı anne babalarımız bile seçmedi. Tanrı’ya övgüler olsun  her birimiz, kendisini Ben Ben Olan’ım. Ben Ben’im ya da başka bir deyişle ben Var Olan’ım diyen Sonsuz Baba’nın iradesiyle, isteğiyle ve seçimiyle yaşama geldik, yaratıldık ve var olduk. Var oluşumuz ne bir tesadüf, ne Tanrı’nın bir “sıradaki kadınla erkeğin sıradaki hücreleri birleşsin” emriyle ortaya çıktı. Her birimiz özenle, belirli amaçlar için belirli zamanda belirli karakter özellikleriyle belirli anne babalara belirli şartlar içinde dünyaya getirildik. (Mez. 139:13-17) Yetkin Sevgi olan Tanrı istediği için Yaşayan Varlık olduk. Yaşama gelişimiz bir Sevgi eylemiydi.

Elbette, yukarıda da değindiğim gibi, birçoğumuz bunu bilmedik, söyledilerse de anlamadık. Daha çocukluğumuz-dan sevgiyle tamamlanıp yetkinleşmek üzere yaratılmış olan bizler, yaşamın elimizden alındığına, yaşama hakkımız olmadığına inandık. Buna basit bir şekilde, sevmeyi bilmeyen ebeveynlerin, öğretmenlerin ya da toptan aracılıklarıyla dünyayı ve kendimizi anlayacağımız “büyüklerin” diyelim hataları, günahları neden oldu. Bu doğrudur. Ancak bunun arkasında, bu dünyanın egemeni olan Şeytan’ın bizi yaşamdan soğutma, bizi Tanrı’nın amaçlarından yıldırma planı yer almaktadır. O’nun amacı, yakıp yok etmektir (Yu. 8:44; 1Pe. 5:8).

Bizler, çarmıhta yerimize ölen Mesih aracılığıyla sadece suçlarımızın bağışına kavuşmadık. Aynı zamanda yaratılış amacımızın gerçekleşmesine de kavuştuk. Yeteneklerimizin ve potansiyelimizin gerçekleşebilmesi için, özgür olmak için de kurtulduk. Kişinin önce İsa’nın ölümüne ve dirilişine iman etmesi, böylece ona yaşam veren Yaratıcısıyla ilişkisinin yeniden kurulması gerekir.

Böylelikle Tanrı ona Yok Eden’in yok ettiklerini geri verecek, iki kat fazlasıyla onu kutsayacaktır. Gökte onun için yapılan şölende anılan, sadece onun o an kurtulmuş olması değildir. Dahası, Tanrı’nın dünyanın yaratılışından önce o kişi için ve o kişi aracılığıyla dünya için planladıklarının bir potansiyel olmaktan çıkıp, yaşanabilmesi, ürün verebilmesi ve kendisini, çevresini dünyayı değiştirebilmesi için artık kapalı olan kapının aralandığının sevincidir. Bir kişi yeniden doğmuştur! İlk yaratılış amaçlarını gerçekleştirebilsin diye! Yaratıcısı olan Tanrı’ya yücelik versin diye!

Tanrı’nın sadece ve sadece ona, ona özgü niteliklerle verdiği armağanları kullanarak  Mesih’in bedenini geliştirsin, kaybolanlara kurtuluş yolunu göstersin diye!

Korkmasın, yetkin sevgide kendini yeniden bulsun diye.

Var olmak artık bunu anlatır bize. Varoluşumuz artık amaçsızlığa teslim edilmiş bu fani dünyada derme çatma bilgiler ve sezgilerle kendimize uydurduğumuz, acılar, hayal  kırıklıkları ve başarısızlıklarla bezenmiş tanımlardan tamamen bağımsızdır. Mesih’te var oluşumuz artık yeni yaşamdır. Işığımız İsa, rehberimiz Kutsal Ruh’tur. Artık kendimizden ya da bu fani dünyadan çok daha güvenilir bir yere dayanırız. İşte bu yüzden, ölümden yaşama geçtiğimiz için, Yaşam Kaynağı Tanrı bizi çağırır. Bize bir hizmet, bir iş verir. Bize uygun armağanlarını verir. Yaşam amacımızı gerçekleştirebilmemiz için bizi bir yere yollaması ya da bir yerden getirmesi gerekiyordur. Kimimizin yazmayı, kimimizin okumayı, kimimizin konuşmayı, kimimizin susmayı öğrenmesi gerekir. Bakarsınız en suskun kişinin karşısına hep konuşma olanakları çıkar.

Bir örnek verelim: Çocuk bir aileye doğar. Parlak bir zekaya sahip olan bu çocuk erken yaşta konuşmaya, kendini diğer çocuklardan belirgin bir şekilde ayıracak kadar iyi ifade etmektedir. Zaman geçer çocuk büyümektedir. Ve ailede sorunlar da. Şiddetli geçimsiz bir ailede anne de baba da çocuğu birbirleri hakkında, sorunların nedenleri ve sonuçları, annenin ya da babanın payı konusunda sıkıştırma ve konuşturma alışkanlığını geliştirir. Çocuğun zihni sürekli nasıl kimseyi kırmadan, haksızlık etmeden, haksızlığa uğramadan, annenin ya da babanın sevgisini kaybetmeden konuşacağıyla meşguldür. Ve hata, hatayla birlikte bedeli kaçınılmazdır. Çocuk giderek iki kişi arasındaki varlığından öyle ezilir ki susmayı seçer. Bedeline katlanmaktansa susmak iyidir. Hırsız, çocuğun yeteneklerini, başarısını, özgürlüğünü çalmıştır. Korku, çocuğun iç varlığına yapışır. Giderek öğretmeni soru sorduğunda da tedirgindir. Hata yaptığında alacağı tepkiden, hatasının sonuçlarından, korkar. Arkadaşlarının alayından korkar. Öğretmeninden korkar. İnsandan korkar, kendini sıradan bir şekilde insanların arasında ifade edemez olur. Korku, cezalandırılma düşüncesinden doğar.

Tanıdığım bir başka bir kişi Rab’deki hizmetinin bir parçası olarak yazmaya çağrıldığına inanıyordu. İsteği de vardı ancak yazma süreci çok zordu. Öyle ki, çocukluğundan üniversite yıllarına kadar hiçbir yazılı dönem ödevini yapmamıştı. Bir gün bu zorlu yazma sürecini “işkence” olarak tanımladı. “Tanrım neden beni bu kadar zorluyorsun? Başka, daha kolay bir şey yapamaz mıydım?” Hepimiz buna benzer başka tanıklıklar da duymuşuzdur. İşkence olan yaptığımız iş değil, onu yapmakta zorlanmamıza neden olan korkudur. Korku Şeytan’dandır ve etkisiz kılmayı hedefler.

Şeytan, korku silahını kullanarak kişiyi yaşamın üç alanında etkisiz hale getirmek ister. Kişisel yaşamımız, kilise yaşamımız ve mahva giden dünyaya tanıklığımız.

Tanrı’nın ailesindeki birçok kişinin İsa’nın açıkça yapmasını istediği şeyleri yapmaktan, çağırdığı hizmete başlamaktan, verdiği armağanları kullanmaktan, vazgeçmesini istediği alışkanlıkları bırakmaktan korktuğunu, bu nedenle de harekete geçmediğini görüyoruz. Aslında hepimizin yaşamında az ya da çok var bunlar. Biz, yaratılış amacımızı dolu dolu yerine getirmedikçe, bol yaşama sahip olduğumuza yüreğimizde daha az inanıyoruz. Korkuya yapıştığımızdan, yaşama yapışamıyoruz.

Korkan kişi kendini ya da yapacağı işi gereğinden fazla önemser. Başarısızlığa, diğerlerine oranla daha az tahammülü vardır. İnsanların kişiliği, hizmeti, yetenekleri hakkındaki düşüncelerine fazla önem verir. Bunların nedenleri olabilir ve Rab’den kendimize, yaşama ve bizim bu yaşamdaki değer ve yerimize ilişkin yeni bir anlayışa ihtiyacımız vardır. Korku gururla kardeştir. Kişi, başarısız, yetersiz, anlamsız olmayayım diye kendini ancak mükemmel işlere yakıştırır. Korkunun kurbanıyken gururun kölesi olabiliriz. Bu da  koşullar içinde efendimiz olan Şeytan’a mükemmel bir şekilde hizmet eder.

Sıradan olmayı kabullendikçe, hatalı olmayı sindirebildikçe, örnek olarak alçakgönüllü hizmetkar olan İsa’yı aldıkça, çok daha özgür olacağız. Yetkin Sevgi’nin, önümüze çıkan her alanda korkuyu alt edebileceğine iman, O’nun bizde ve bizim aracılığımızla yapacağı güzel şeylere olan ümit ve tüm günahımızı ve yetersizliğimizi örten sevgiye bağlanarak yaşayabiliriz.

Son olarak İsa sanki hepimize şöyle diyor gibidir: İman ettiğin gün sana yeni bir kapı aralandı. O kapıyı ardına kadar açabilirsin. Karşındaki kalabalıktan, senden çok iyi ya da çok kötü insanlardan korkma. Çok başarılı ya da çok başarısız insanlara bakma. Bir gün inecek, bir gün çıkacaksın. Bazen utanacak, yerin dibine geçecek, ertesi gün zaferle ayağa kalkacaksın. Düşman çelme takacak sen, “sevinme ey düşmanım, düşsem de kalkarım” (Mik. 7:8) diyeceksin. Mayanı bilecek, kendini tanıyacak, yükseklere göz dikmeyeceksin. Ama sende ve senin aracılığınla yaptıklarıma hayretle, hayranlıkla bakacaksın. Düşeceksin, kalkacaksın, ama Tanrıyla yaşacak, O’nun iradesine göre, O’nun istediği şekilde var olacaksın. Var olmaktan, yaşamaktan korkmayacaksın!

Bu makale ilk olarak şurada yayımlanmıştır: e-manet Sayı 3 (Ekim-Aralık 2003) s.3